|
Stephen King'in bir kısa öyküsünü ve filme de alınmış olan Misery'sini çağrıştırıyor Artık, Eksik... Yarar'ın King'den esinlenmiş olduğunu düşünüyor musun? Rob Reiner'ın yaptığı Misery uyarlamasının tonu filmde herhangi bir referans teşkil etti mi senin için?
Kenan Yarar'ın Stephen King öykülerinden ya da Misery filminden etkilenip etkilenmediğini bilmiyorum. Ama King'i de, Yarar'ı da tanıyan biri olarak karşılaştırdığımda, dünyaları bana çok yakın gelmiyor. Ben filmi yıllar önce izlemiştim, yeniden izleme gereği duymadım. Hikayenin benzemesi çok doğal bence artık özgün hikaye yaratmak bu çağda imkansız.
Çizgi romanda hikayelerin ayaklarının yere basmasını, kaynağını bu topraklardan almasını çok önemsiyorum. Referanslar batı kökenli olsa da bir süre sonra bu ülkenin malzemesiyle birleşiyor. Galip Tekin'in de, Kenan Yarar'ın da başarısı bence burada.
Gelelim esas hikayeye: Bence esas hikaye tam da buralı, buranın gerçeküstü yapısından beslenen bir hikaye. Zihniyet, Potlaç gibi kavramlarla düşününce hikaye bizim aslında ne kadar fantastik bir ülke olduğumuzu çok güzel yansıtıyor.
Potlaç?
Potlaç bizim Osmanlı'dan aldığımız ve zihniyet yapımızda kendini gösteren bir kültür. Bu öyküde özellikle yaşlı adamın çabasında kendini belli ediyor. Birisi için, onu yaşama döndürmek için, bunu bir görev bilip kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek şeyleri yapma zorunluluğunu hissetme olarak gösteriyor kendini bu hikayede. Batıda aşırı bireyselleşme ile birlikte bunun hiç yaşanmadığını ama bizim gibi ülkelerde neredeyse fantastik boyutlarda yaşandığını söyleyebiliriz. Kimi iyi sonuçlarının yanında özellikle üçüncü sayfaları incelersek kimi çok acayip, tuhaf sonuçları var.
Bu filmin senin için neler ifade ettiğine, çekim öyküsüne ve teknik detaylara genel olarak değinir misin?
Elimde 18 kareden oluşan iki sayfalık bir çizgi-öykü vardı. Türkiye'nin bana göre en iyi çizerlerinden birinin çizdiği, iyi bir atmosfere sahip, iyi kurgulanmış, etkileyici bir öykü. Her zaman çizgi romancıları kıskanmışımdır. Eğer geniş bir hayal gücünüz varsa ve kafanızdakini kağıda dökecek yeteneğe sahipseniz, yeryüzündeki insanların aklının ucundan bile geçmeyen bir evrenin yaratıcısı olabilirsiniz. Üstelik bunun için ayıracağınız bütçe birkaç paket sigara ve bolca kahveyle sınırlıdır. Fakat bunları sinemada gerçekleştirmek, insanların karşısına bir sinema filmiyle getirmek daha zevklidir. David Lynch'in Eraserhead filminde olduğu gibi... Kenan Yarar'ın Soğuktu ve Acımadı öyküsünü kısa film haline getirmeye karar verince tabii ki önce elimdeki olanaklarla gerçekleştirebileceklerimi ve gerçekleştiremeyeceklerimi bir kenara ayırdım. Bunun dışında mesela filmin 3. karakteri olan yaşlı kadına kendi senaryomda yer vermedim. Çizgi romandaki bozulan arabanın yerini benim öykümde kaza alıyor gerisi ise hemen hemen aynı. Bir de Kenan Yarar hikayesinde finale dair daha fazla ipucu veriyor. Tabii ki sadece 18 kareden oluşan bir öyküyle on dakikalık bir filmin kurgusu çok farklı olacaktır. Şimdi baktığım zaman bazı vazgeçemediğim takıntılarımı bile bu öyküye yerleştirdiğimi görüyorum. Birbirine hiç benzemeyen iki insanın ıssız bir yerde kesişen ve sıradan gibi başlayıp çarpıcı bir finalle sona eren öyküsü bu. Basit ve naif gibi görünen bir ilişkinin altında akıl almaz bir girişim bulunmaktadır.
Kanıksanmış çizgi romanları uyarlarken, çizerin stiliyle belirlediği tiplemeler ve mekan özelliklerine sadık kalınması ister istemez bir kritere dönüşüyor. Bu kısa çizgi romanı uyarlarken de benzer kaygılar güttün mü? Fiziksel özellikleri ve mekanı ne derecede aslına sadık tutmak istedin?
Kenan Yarar'ın hikayesi üç kişi üzerine kurulu. Yaşlı karı koca ve evlerinde baktıkları genç adam. Benim hikayemde yaşlı kadın yok; çizgi romanda rahatsız etmese de filmde bir kadının varlığı tartışma yaratabilirdi. Bir kadının öyküdeki gibi bir girişime izin verip vermeyeceği tartışılırdı. Yaşlı adamın da genç adam gibi yalnız olması benim tercihim oldu. Münzevi yaşayan insanların soğukkanlılığına ihtiyacı olabilir diye düşündüm... Çizgi insanların bire bir karşılıklarını aramak gibi bir düşüncem kesinlikle olmadı. Dağda bir taş evde tek başına yaşayan yoksul bir adam ve uzun yola çıkmış genç bir iş adamı düşündüm ben. Hüseyin Baradan ilk aklımıza gelen isim oldu ve destek vermek amacıyla hemen kabul ettiği için, bu role fazla insan aramadık. Genç adamı oynayan Serdar yüzündeki yorgun ifade ile dikkatimizi çekti. İyi ki de çekmiş çünkü bacağını kıstıran yatağa ve üzerine dökülen soğuk et parçalarına rağmen hepimizi şaşırtan bir performans gösterdi.
Peki ya mekanlar?
Son zamanlarda neredeyse yeni bir sinema anlayışının doğmasına neden olan bütçesiz film mantığını çok fazla anlayamıyorum ben, projenin bir takım ihtiyaçları varsa ve siz bunu karşılayamıyorsanız o filmin dikiş yerleri kendini belli eder. Yeni bir mekan yaratamayacağım için en uygununu seçmek durumunda kaldım. Urla değil de daha uzağa gitme olanağımız olsaydı, çok daha karanlık bir atmosfer yaratılabilirdi. Öyküdeki çaresizliğin filme çok fazla geçememesinin nedenlerinden biri bu... Kullandığımız mekan, çevre ve ev, uzun aramalardan sonra bulduğumuz yerler oldu. Taş ev aslında kullanılmayan sahipleri tarafından gözden çıkarılmış bir yer. Asistanım Gürhan'la birlikte baltalarla girdik içeri ve neredeyse yaşanacak bir yer haline getirdik. İçerisi yüzlerce çeşit böceğin volta attığı bir bahçe durumundaydı. İlginç bir şekilde biz çekime başlamadan önce alanın yılanlarla dolu olduğuna dair bir uyarı aldık. Sette ciddi bir gerginliğe yol açmıştı bu, neyse ki fazla bir sorun yaşamadık. |